li    EŞMEYAZI - Orada bir köy ilköğretim okulu var yardım etmemiz gereken

 li    2011-2012 DÖNEMİ ÇALIŞMA RAPORU

 li    Sheker Yahoogroups'a Üye Olmak

 
 
Yazılar
Bir Şekercinin Çığlığı

İç Yangısı
Bir süredir onulmaz bir iç yangısı yaşıyorum. Sahip olduğumuz, bizi biz yapan değerlerin ayaklar altına alınmasına seyirci kalmak cok acı. Hiç bir sey bu sıkıntıyı söküp atmaya yetmiyor. Varolşumuz, kimliğimiz, inandıklarımız, onurlu yaşamımız bu kez gerçekten tehdit altında.
Benim çocukluğum Türkiye’nin farklı yerlerinde geçti. Annem ve babamın meslekleri nedeniyle, Şeker Fabrikaları’nı dolaştık şehir şehir, kasaba kasaba. Bu fabrikaların tamamı kamu kaynaklarıyla kurulmuştu ve kamu kurumları olarak işletildi uzun yıllar boyunca. Bir bölgeye Şeker Fabrikası inşa edilmesinin altındaki temel amacın, kurulduğu bölgeye ekonomik getiri sağlaması, o bölgenin daha medeni ve insani koşullara kavuşturulması olduğunu duydum ben hep annemden, babamdan. İkisi de, bir ay önceki emekliliklerine kadar canla başla, dürüstçe çalışan devlet memurlarıydı. Kimya mühendisi ikisi de, ikisi de emekçi. Her zaman ülkelerine ve insanlarına karşı bir sorumluluk bilinci taşıdırlar, bana ve kardeşime böyle örnek oldular.
Benim çocukluğum yeşillikler içinde, sonsuzmuş gibi görünen koruluklarda, kocaman parklarda oyunlar oynayarak geçti. Fabrikanın lojmanlarında otururduk. Bu lojmanlar, fabrikada çalışan hemen herkesin kaliteli barınma koşullarında yaşamasını sağlamak için inşa edilmişlerdi. Çevreleri yemyeşil, bahçeleri çiçeklerle bezeliydi. Lojmanların bulunduğu bölgeye “koloni” denirdi. Kolonilerin sınırları içinde fabrikanın yanısıra, lokanta, misafirhane, işçi yemekhaneleri, yüzme havuzu, parklar, spor salonları ve sahaları, berber, kreş gibi tesisler bulunurdu. 8 yaşındayken, örneğin, Elazığ’da Şeker Fabrikası’nın sinema salonundaki bir konserde ilk kez canlı caz müziği dinlediğimi hatırlıyorum hayal meyal. Kasabalarda insanların ilgiyle katıldığı haftalık film gösterimleri de vardı tabi bir de. Babam, şeker üretimin kesintisiz yapıldığı aylar süren “kampanya” zamanında bazen geceyarısı bir telefonla uyanır ve hemen fabrikaya koşardı. Bazı fabrikaların kolonilerinin kendi çiftlikleri bulunurdu. Bundan 5 yıl öncesine kadar, fabrikalarda çalışanlara her sabah taze süt, yumurta ve ekmek getirildiğini biliyorum. Ayrıca, kolonilerin kendi satış mağazaları ve kooperatifleri de vardı. Bir de unutmadan, kültür dernekleri... Sık aralıklarla şehir/kasaba dışına yapılan geziler, kermesler, eğlenceler, şenlikler ve piknikler düzenlenirdi. Bu etkinliklere tüm kademelerden emekçiler katılır, kaynaşır; çocukları da beraber oynar, beraber büyürlerdi. Dernek bünyesinde insanlar birbirlerinin çocuklarına çeşitli konularda ücretsiz dersler ya da kurslar verirdi. Kim ne biliyorsa bunu öğretmeyi, paylaşmayı isterdi o zamanlar. Seramik yapmayı ben tanıdık bir “teyze”den öğrenmiştim, örneğin. Fabrika kolonileri bünyesinde şeker üretiminden başka sanayi çalışmaları ve temelde şekerle ilgili araştırma faaliyetleri de yürütülürdü. Örneğin, bazı fabrika kolonilerinde, şeker fabrikasının yanısıra diğer sanayi dalları için de üretim yapan
makine fabrikası bulunurdu. Bazılarında buna ek olarak, araştırma, geliştirme ve diğer fabrikalarda çalışan mühendislerin eğitimi gibi uğraş ve etkinliklerin yerine getirildiği “araştırma enstitüleri” mevcuttu. Annem bu birimin sorumlusuydu. Küçükken beni bazen çalıştığı yere götürdüğünde, laboratuarların kokusundan başım dönmüş bir halde, bütün o beyaz gömlekli amca ve teyzelere, her yerde duran tüplere, ölçme aletlerine hayranlıkla bakakaldığımı hatırlıyorum. Bunun dışında, koloninin içinde fabrikanın tüm kuruluş ve bakım masraflarını kendisinin üstlendiği Şeker İlkokulları bile vardı. Bu okullar sadece kolonide çalışan/yaşayan fabrika çalışanlarının değil, tüm bölge halkının çocuklarına eğitim verirdi. Revirler ve sağlık merkezleri, koloni bünyesinde sağlık hizmetlerinin bedelsiz sağlanmasıyla yükümlü birimlerdi. Bu birimlerin acil servisleri, özellikle kampanya zamanları boyunca iş kazası gibi nedenlerle yaralanan işçilerin tedavisi için harıl harıl çalışırdı. Her fabrika bünyesinde bir cami bile mevcuttu. Eğer koloni ve dolayısıyla fabrika şehrin dışındaysa, ki genellikle öyleydi, ya da bazı çalışanların lojmanlarda barınmaları mümkün değilse, fabrikanın kendi servis araçları her gün ücretsiz olarak şehir ile koloni arasında düzenli seferler yapar, insanları taşırdı. Son olarak fabrikaların bünyesinde, onlarla işbirliği içinde çalışan, çiftçi örgütlenmeleri Pancar Kooperatifleri’nden de bahsediyim kısaca. Bu kooperatifler, şeker sanayi yönetimin ülke çapında merkezi olarak planlanması için pancar eken çiftçi ile şeker üreticisi olan devlet arasındaki iletişimi sağlamak ve sürdürmekle görevliydi. Böylece, diyelim her yıl, çiftçiye verilecek ücret birlikte belirlenir, çiftçinin o yıl ne kadar pancar ekmesi gerektiğine ve fabrikaların ne düzeyde çalıştırılacağına karar verilirdi. Ben böyle bir sistem içinde mutlu büyüdüm. Ama sonunda büyüdüm.
1980’den sonra Türkiye’de yaşananlar, elbette, Şeker Fabrikaları’na da sirayet etti yavaş yavaş. Bir zamanlar kâr eden, hemen her zaman sorunsuz işleyen bu kuruluşlar için artık genel bütçeden gün geçtikçe daha az ödenek ayrılmaya başlandı. Fabrikalar, zaman içinde kendi hallerine bırakılarak, “tasarruf tedbirleri” ya da başka adlar altındaki politikalarla sahip olduğu yan kuruluşlar birer birer kapatıldı. Örneğin, bünyesinde çiflik olan tüm fabrikaların bu birimleri ya kapatıldı ya da satıldı. Çalışanlar, önceleri kaldıkları lojmanlar için hiçbir ödeme yapmazlarken, her yıl giderek artan oranlarda maaşlarından lojman kiraları, elektrik ve su masrafları kesilmeye başlandı. Fabrikaların bakımının yapılması ve modern gereklere uygun şekilde yenilenmesi gerektiğinde “tasarruf eden, küçülen devlet, çık çık çık!” cevabı verildi. Pancar kooperatifleri ya doğrudan doğruya lağv edildi, ya da etklinlik alanları daraltıldı. Bölge pancar müdürlüklerine kilit vuruldu. Gelen her siyasi iktidar, kendi döneminde uygulamaya koyduğu kadrolaşma programları ile eskiden belirli bir düzeyde de olsa gözetilen “liyakat” ve “hakkaniyet” ilkelerine göre yükselme, bu ilkelere göre görev ve sorumlulukları dağıtma ölçütlerini yok saydı. İşlerini geçmişten getirdikleri alışkanlıkla ve iyi ahlakla “doğru şekilde ve dürüstçe” yerine getirmeye çalışanlar gün geçtikçe daha çok haksızlığa uğradılar ve derin bir umutsuzluğa, bezginliğe
sürüklendiler. Haksızlık, sistemin kendisi, kaçınılmaz koşulu haline geldi, öyle algılanır oldu. Yaşananlar karşısında susmak, meslekte ilerlemek için gerek şart sayıldı. Develtin bütün kurumlarında gerçekleşen yozlaşma Şeker Fabrikaları’nda da kendini gösterdi. İnsanlar huzursuz bir iş yaşamını kanıksamak zorunda bırakıldılar; sahip oldukları bütün birikimler, neredeyse hissettirmeden yavaşça ellerinden alındı. Bu gidişe bireysel olarak direnenler hakkında soruşturmalar açıldı, sindirilmeye çalışıldılar, sürüldüler, yalnızlığa itildiler. Benim babam da bunlardan biridir, örneğin. Bir zamanlar kendine yetmek bir yana, tonlarca kaliteli şekeri ihraç eden Türkiye, gün geldi yurtdışından şeker ithal etmeye başladı, üstelik kendi ambarlarında çuvallar dolusu şeker stoku satılmayı beklerken. Çocukluk bitip ilk gençlik yılları geldiğinde bu kez çevremden sıklıkla duyduğum cümle “devlet bu işi beceremiyor, bak özele, orada sıkıysa çalışma!” idi. İnsanlar yavaş yavaş bu basit ifadeye inanmaya başladılar. Kendilerine ait olan bu kurumlara siyasi olarak el koymuş olan iktidarların polikilarına ve sonuçlarına bakıp bunun faturasını, yıllar önce böyle kurumları inşa etmiş ve işletmiş olan devlete, kamuya kestiler. Zaman içinde bütün hizmetler peyderpey paralı hale geldi. Kreşler, servis otobüsleri, lojmalar, elektrik, su ve benzeri hizmetler için kesintiler uygulandı, ücret talep edildi. Sonra bir de baktık ki, fabrikaların sosyal tesisleri taşeron firmalara terk edilmiş. Bu kez bir süre önce örtük ya da açıktan paralı hale getirilen hizmetler, artık o firmalar aracılığı ile “satılmaya” başlandı. Temizlik ve yemekhane hizmetleri, servis otobüsleri, park-bahçe düzenleme, satış mağazası ilk aklıma gelen örnekler. Nihayet, bundan beş altı yıl kadar önce, kimi fabrikaların özelleştirildiği haberleri kulaklarıma çalındı. Türkiye’nin 33 ilinde yıllar içinde kamu finansmanı ile kurulan fabrikalar, büyük bir hızla ve değerinin çok altında fiyatlarla sermeye peşkeş çekiliyordu. Merkezi düzenleme ve planlama tamamen fesh edildi ve bir kavram olarak mezara gömüldü. Özelleştirilen fabrikalarda çalışan işçilerin bütün özlük hakları törpülendi. Çiftçi örgütsüz ve kimsesiz bırakıldı. Zaman zaman ürettiği elinde kaldı, zaman zaman ise ürününü çok ucuza satmak ile iflas etmek arasında bir seçim yapmaya zorlandı.
Peki, bütün bunlar zaten oluyorken, şimdi bu iç yangısı nereden çıktı?
Kaç yaşındaydım hatırlamıyorum. Bir kâbusla uyandım bir sabah. Rüyamda koloni talan edilmiş, evler yıkılmış, ağaçlar kesilmişti. Taş üstünde taş kalmamıştı. Göz gözü görmüyordu tozdan dumandan. Böyle bir yıkımı ancak savaş yapabilir diye düşünmüştüm gözlerimi açtığımda, derin bir “oh” çekerken. Böyle birşeye de kimse izin vermez di ki!
Annem ve babam emekli olalı bir ay oldu olmadı. Hâlâ Ankara Şeker Fabrikası Lojmanları’nda ikâmet ediyoruz ailecek. Bir süre sonra, şehir merkezine taşınacağız. Herşey gözlerimizin önünde oluyor.
Her ne kadar bütün bu yozlaştırılma sürecinin en yakın tanığı olsak da, son yaşanan bir olay, hepimizin içini sızlatıyor. Daha önce anlattığım herşey aslında Ankara Şeker Fabrikası’nda da gerçekleşti. Hatta bunun en son örneği, yıllar önce fabrikada gençlerin ve çocukların spor yapmaları için kurulmuş olan spor salonu, futbol, basketbol ve tenis sahalarının ve Şekerspor futbol ve basketbol takımlarının, şu sıralar Eryaman’a gözünü dikmiş olan inşaat sermayedarı “KC GROUP”a topyekün devredilmesiydi. Çalışanların seneler boyu desteklediği takım ve onun idman yaptığı tesisler artık bir para babasının olmuştu. Sahaların çevresine tel örgüler çekildi, arkasındaki fidanlık alanı işgal edilerek, neye hizmet ettiğini kimsenin bilmediği binalar yükseltildi.
Bir süredir, büyükçe bir koruluğu (büyük ağaçlara ev sahipliği yapan küçük bir orman da diyebiliriz) da olan koloni arazisinin, aralarında İ. Melih’in de bulunduğu akbabalar tarafından nasıl paylaşılacağı hakkında söylentiler dolaşmaktaydı zaten. Kimisi bu arazinin ilk önce TOBB’un ekonomi üniversitesine verileceğini ama Ankara Belediye Başkanı İ.M.G’in kârdan pay istediği için bu projenin yattığını söyledi durdu. Kimisi, araziyi İ. Melih’in Ankara’nın en büyük alışveriş mağazasını da içeren bir fuar alanını olarak hemşehrilere müjdelemişti(!). Öyle gürünmekteydi ki, başkent, inşaat sektöründeki rantın kabarttığı iştahla Batı’ya doğru hızla büyüyüp Ankara Şeker Fabrikası’nı yuttuğundan beridir, içinde araştırma tarlaları gibi geniş arazileri ve küçük bir ormanı barındıran bu alanın nasıl “değerlendirilmesi” gerektiği konusu bazı güçlerin ağızlarını sulandırıyordu. Düşünsenize, bulunmaz değerdeydi artık koloninin toprakları! 52 yıllık bu tesisten kime ne ki bu saaten sonra zaten!
Yani, Ankara Şeker Fabrikası, düşmüş bir hasta adam gibi, lime lime edilerek öldürülmeyi beklemeye başlamış bile aslında.
Fabrika arazisinin yanında askeri bir havaalanı vardır. Kolonide yaşayanlar inip kalkan askeri kargo uçaklarının sesiyle, onlarla karışan ve fabrika ormanında yaşayan çeşit çeşit kuşların seslerine o kadar alışmışlardır ki, artık ikisini de duymazlar bile. Ne zamandır, yağma projeleri arasında bu havaalanının Ankara Şeker Fabrikası ormanının içine kadar uzatılması gerektiği konuşulmaktaydı bilmiyorum, ama uçakların sesi daha yüksek, kuşlarınki ise daha kısık duyulur oldu. Kimileri, “o kadar da değil artık!” diye dursun, hakkımızda infaz kararını verenler, havaalanı ve fabrika arasında kalan ve İstanbul Yolu’nu Etimesgut’a bağlayan otobanın ne yapılacağına karar veremiyorlardı sadece, hepsi buydu söylenenlere göre. Ama işte, yüreğe hançer saplandı sonunda. Cayır cayır kan akıyor.
Ankara Şeker Fabrikası’nın yarım asırlık meşeleri, çınarları, gürgenleri, çamları, ardıçları köklerinden sökülüyor. Sanki gözlerimizin önünde vahşi bir katliam cereyen ediyor da biz çığlıkları duymamak için
kafamızı biraz daha derine gömüyoruz. Sanki gözümüzün önünde en sevdiklerimize işkence yapılıyor ve biz “Yoo, ben onu pek sevmezdim zaten, nereden çıkardın önemsediğimi?” diyoruz. Sanki, göz göre göre habis bir tümör bizi içten içe yiyip bitiriyor, ama biz kendimizi hâlâ iyi olduğumuza inandırmaya çalışıyoruz. İş makinaları, bir kaç gün içinde ormanın bir bölümünü dümdüz ettiler bile. Evlerini kaybeden kuşlar, tilkiler, kirpiler, sincaplar kimin umurunda! Her gün, ne yapılacağı bilinemeyen odun yığınlarının yakıldığı yerden kara bir duman yükseliyor. İşte, gerçekten yapıyorlar. Büyük bir suç işleniyor, hem de tüm yasallığı içinde.
Bu bir katliam! Doğa, tarih ve onurumuz katlediliyor!
Ankara Şeker Fabrikası bu ülkenin emekçilerinin sahip olduğu ve pek çok değerin somut temsilleri haline gelmiş diğer kamu kuruluşlarının akıbetine uğruyor. Hunharca, vahşice bir tarih daha yok ediliyor. O tarihle özdeşleşmiş çocukluğumuz, değerlerimiz bir daha uyandırılmamak üzere yerle bir ediliyor. İşin dehşet verici yanı bunun sadece bir başlangış olması. Daha neler yapacaklarını varın düşünün. Ankara Şeker Fabrikası küçük bir Türkiye sanki. Onun gibi, sahipsiz, terk edilmiş bir ülke. Önce altyapısını yozlaştırdılar, sonra insanlarının değerlerini çürüttüler; şimdi de lime lime, parsel parsel, çakalların bir leşi parçalaması gibi paylaşıyorlar. Para babalarına peşkeş çekip, bizim, dürüst ve iyi insanların, emekçilerin, halkın olana el koyuyorlar. Devrilen her meşe ile birlikte, bu ülkede insanları bir arada tutan bağlardan biri daha kopuyor. Kulaklarınızı kapattığınızda bile kırılan köklerin sızılı çığlığını duyabilirsiniz. Bu yalnızlığa, yabancılaşmaya, yozlaşmaya, çürümeye, adaletsizliğe, korkuya, tutsaklığa ve eşitsizliğe itilen bir halkın çığlığı aslında. İçimize gömdüğümüz öfkemizi dışarı vurmanın zamanı geldi de geçiyor. Böyle giderse, bizim olan herşey, bizi biz yapan herşeyi elimizden alacaklar. Bu kan emiciler,
o kadar gözü doymazlar ki, yakında ortada bir yurt bırakmayacaklar. Zira çocukluğumuzun barınamadığı yere yurt diyebilir miyiz artık? Orada çocuklarınız barınabilir mi gelecekte?
Kâbus değilmiş. Bu topla, silahla, ateşle, tankla, uçakla yürütülen bir savaş değil; ama yine de canımıza kastettiklerine göre basbayağı bir savaş. Böylesi daha tehlikeli, değil mi? Baksanıza, bizi uyuşturarak, yavaş ve derinden öldürüyorlar.
Onulmaz bir iç yangısı içindeyim. 31 yaşındayım. Çocuk değilim. Bir şey yapmalı!
Volkan Kavas 23 Aralık 2007

Geri gitmek için tıklayınız...

Anasayfa || Galeri || Yazılar || Takvim || Şeker Kültürü || Üye Linkleri || Üçüncü Nesil || Kökümüz || İletişim
Copyright © 2009 Sheker.org Designed By NETHOSTING